|
ARŞİV
Hikaye Tadında Mesajlar
Ayın Taşı
Hikaye Tadında Mesajlar
MUTLULUK
İnsanoğlu mutluluğu hep hor kullanıyormuş... Hep şikayetçi hep bıkkınmış... Bir gün melekler mutluluğu saklamaya karar vermişler.
"Saklayalım, zor bulsunlar. Zor buldukları için belki kıymetini bilirler" diyerek başlamışlar tartışmaya. Sorun büyükmüş. Mutluluğu saklamak kolay değilmiş çünkü.
Kimisi "Everest'in tepesine saklayalım" demiş, kimisi "Atlas Okyanusu'nun dibine" demiş.
Tac Mahal'in kubbesi, Mekke sokakları, İtalyan sofrası, bir hastanenin yeni doğan odası, dondurma külahı, şarap şişesi, sigara paketi, lale bahçesi...
Pek çok yer düşünmüşler ama hiç biri yeterince zor gelmemiş...
Derken meleklerden biri "İÇLERİNE SAKLAYALIM" demiş. "Kimsenin aklına gelmez içine bakmak".
İşte o gün bugündür, mutluluk insanın kendi içinde saklıymış...
Mutluluk emekte ve insanın içinde saklı. Ne başkasının ekmeğinde, ne başkasının evinde, ne de başka bir şeyde......
Bu yüzden gözünüz hep içeride olsun.
Siz dışınızı boşverin , içinize bakın...
ASLA ÇOK GEÇ DEMEYİN
Çok geç diye bir zaman yoktur!..
Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra; "Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım bulabilecekmisiniz" dedi. Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki, yumuşak bir el omuzuma dokundu. Döndüm. Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi, bana gülümseyerek bakıyordu.
"Ben Rose" dedi. "Benim adım Rose, yakışıklı. 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni kucaklayabilir miyim"?
Güldüm. "Tabii" dedim. "Hadi sarıl bana". Öyle sımsıkı sarıldı ki "Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye geldin" diye şaka yaptım.
Minik bir kahkaha ile yanıtladı:
"Buraya zengin bir koca bulmaya geldim. Evlenip birkaç çocuk doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım" .
Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde lafladık. Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu dinlemekle, derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum. Sömestre boyunca Rose kampüsün gülü oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. İyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını yaşıyordu. Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu.
Sömestre sonunda, futbol balosuna davet ettik, Rose'u. Konuşma yapması için. Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok. Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman kocaman yazmıştı. Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşmaya başlamadan; "ne kadar beceriksizim, değil mi? Özür dilerim. Buraya gelmeden önce heyecanım yatışsın diye bir duble viski attırdım. Sonucu görüyorsunuz, şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil. Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu" ?
Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı:
"Yaşlandığımız için, evlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz. Evlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın, mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır. Her gün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak. Bir rüyanız olmalı mutlak. Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz. Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok.
Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır. Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden bir yıl sırt üstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden sırt üstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır. Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur.
Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir. Asla pişman olmayın. Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapamadıklarımızdan pişman oluruz çünkü. Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır. Pişman olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır".
Ders yılı sonunda Rose, yıllarca önce başlayıp, yaşam mücaadelesi içinde ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi.
Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü. Cenaze törenine iki binden fazla üniversite öğrencisi katıldı. "Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağını" hepimize hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadının anısına layık bir törendi bu.
Rose'un öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı:
"ÇOK GEÇ DİYE BİR ZAMAN YOKTUR" !
90' a, 10'un Sırrını Keşfedin
Bir örnek verelim. Ailenizle kahvaltı yapıyorsunuz. Çocuğunuz, kahve fincanına çarpıyor. Ve bir fincan kahve gömleğinizin üzerine dökülüyor. Bu olay üzerinde hiç bir kontrolünüz yok.
Sonradan olacaklar ise sizin davranışınıza göre belirlenecek. Lanet ediyorsunuz. Kahveyi üzerinize döktüğü için kaba bir şekilde çocuğunuzu azarlıyorsunuz. Çocuğunuz üzülüyor ve ağlamaya başlıyor. Çocuğunuzu azarladıktan sonra eşinize dönüyor ve kahve fincanını masanın kenarına çok yakın koyduğu için eleştiriyorsunuz. Bunu kısa bir sözlü tartışma takip ediyor. Öfkeyle üst kata çıkıyor ve gömleğinizi değiştiriyorsunuz. Aşağıya indiğinizde çocuğunuzu, ağlamaktan dolayı kahvaltısını bitirememiş ve okul için hazırlanamamış bir halde buluyorsunuz. Çocuğunuz otobüsü kaçırıyor. Eşinizin ise gitmek için hemen çıkması gerekiyor. Hemen aceleyle arabanıza koşuyorsunuz ve çocuğunuzu okula bırakmak üzere hareket ediyorsunuz. Geç kaldığınız için, hız sınırlaması olmasına rağmen, hızlı gidiyorsunuz. 15 dakikalık gecikmeden ve hız limitini aştığınız için ödediğiniz trafik cezasından sonra okula ulaşıyorsunuz. Çocuğunuz size "hoşçakal" demeden binaya koşuyor. İş yerinize 20 dakika gecikmeyle geliyorsunuz ve evrak çantasını evde unuttuğunuzu anlıyorsunuz. Gününüz korkunç bir şekilde başladı! Devam ettikçe, kötüleşiyor, daha da kötüleşiyor sanıyorsunuz. Eve gitmeyi dört gözle bekliyorsunuz. Eve ulaştığınızda eşiniz ve çocuğunuzla olan ilişkilerinizde araya sıkıştığınızı sanıyorsunuz.
Neden? Neden kötü bir gün geçirdiniz? Sabahleyin nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak !
- Kahve sebep oldu.
- Çocuğunuz sebep oldu.
- Polis sebep oldu.
- Siz sebep oldunuz.
Cevap "D" şıkkı.
Kahvenin dökülmesinde sizin bir kontrolünüz yoktu. Sizin gününüzün kötü geçmesine, o 5 saniye içindeki davranışlarınız sebep oldu.
Olabilecek ve olması gereken ise şöyleydi.
Üzerinize kahve sıçradı. Çocuğunuz ağlamak üzere. Siz nazikçe "tamam tatlım, bir dahaki sefere biraz daha dikkatli olman gerek" diyorsunuz. Havluyu kaptığınız gibi üst kata çıkıyorsunuz. Gömleğinizi değiştirip, evrak çantasını aldıktan sonra aşağıya iniyorsunuz ve aynı anda pencereden kızınızın otobüse bindiğini görüyorsunuz. Çocuğunuz geri dönüp el sallıyor. Siz ve eşiniz ise gitmek için birlikte çıkmadan önce öpüşüyorsunuz. 5 dakika önce işe geliyorsunuz ve çalışma arkadaşlarınıza neşeli bir şekilde selam veriyorsunuz. Patronunuz ne kadar güzel bir günde olduğunuz hakkında konuşuyor.
Farka bakın! İki farklı senaryo. İkisi de aynı başladı. İkisi de farklı bitti. Neden? 90/10 sırrı inanılmazdır! Çok azımız bunun farkındadır. Sonuç? Pek çok insan gereksiz yere stresten, dertlerden, problemlerden ve baş ağrısından acı çekmektedir. Bu sır nedir?
Hayatın %10'u, sizin başınıza gelenlerden oluşur. Hayatın diğer %90'nına ise, sizin bu başınıza gelenlere nasıl davrandığınızla karar verilir. İnsanlar anlamsız şeyler söyler ve yaparlar. İnsanlar hasta olurlar. Arabalar bozulur. Uçaklar geç kalır ve bütün planlarınızı alt üst ederler. Trafikte bir sürücü canınızı sıkabilir v.s. Bu %10'luk kısım tamamen sizin kontrolünüz dışında gerçekleşir. Diğer %90'lık kısım farklıdır. Diğer %90'lık kısımı, siz belirlersiniz....
Nasıl? Olaylara yaklaşımınızla! Nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak. Olanların %10'unda hiç bir kontrolünüz yok. Diğer %90'ı ise sizin tepkinizle belirlenir ki; bu tepkinin şekli de sizin seçiminizle oluşur.
Verdiğimiz tepkilerin, kontrolümüz altında olduğunu hep hatırlayalım!
YANLIŞ ANLAŞILMA
Düşündüğün.
Söylemek istediğin,
Söylediğini sandığın,
Söylediğin.
Karşınızdakinin duymak istediği,
Duyduğu,
Anlamak istediği,
Anladığını sandığı,
Anladığı.
arasında farklar vardır. Dolayısıyla insanların birbirini yanlış anlaması için en az 9 ihtimal vardır. SYLVIANE HERPIN
ÖNYARGI
Dr.Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okur:
" Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor.
Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor. Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor, ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde. Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz.
Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor."
Bu olayı okuduktan sonra, Dr. Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar.
Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler.
Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapmaları gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar.
Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başlar. Fotoğraftaki, doktorun altı aylık kızıdır.
Dr.Ruskin, Amerikan Tıp Birliği Dergisindeki makalesinde, (günümüzde çok yaşandığı gibi) gülünç bir yanlış anlamanın, bir olayı önyargıyla değerlendirmenin insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını anlatmaktadır.
EINSTEIN'in söylediği sanılan şu söze bir göz atalım;
"İnsanlardaki ön yargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan çok daha zor".
AFFETMEK
Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur:
"Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz"?
Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler.
"O zaman" der öğretmen. "Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin".
Öğrenciler bunu da yaparlar.
"Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz"!
Öğrenciler, bu işten pek bir şey anlamamışlardır. Ama ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklııgözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen:
"Şimdi, bugüne kadar affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın ve o kişinin adını, o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun".
Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur. Öğretmen, kendisine "peki şimdi ne olacak"? der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:
"Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde. Hep yanınızda olacaklar."
Aradan bir hafta geçmiştir. Öğretmen sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar:
"Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor". "Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık". "Hem sıkıldık, hem yorulduk". Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:
"Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz. Halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir".
SİZ HANGİSİSİNİZ?
Bir zamanlar, her şeyden sürekli şikayet eden, her gün hayatının ne kadar berbat olduğundan yakınan bir kız vardı. Hayat; ona göre çok kötüydü ve sürekli savaşmaktan, mücaadele etmekten yorulmuştu. Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çıkıyordu karşısına. Genç kızın bu yakınmaları karşısında, mesleği aşçılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi.
Bir gün onu mutfağa götürdü. Üç ayrı cezveyi suyla doldurdu ve ateşin üzerine koydu. Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca, bir cezveye bir patates, diğerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu. Daha sonra kızına tek kelime etmeden beklemeye başladı. Kızı da hiçbir şey anlamadığı bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karşılaşacağı şeyi görmeyi bekliyordu. Ama o kadar sabırsızdı ki, sızlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya başladı. Babası onun bu ısrarlı sorularına cevap vermedi. Yirmi dakika sonra, adam cezvelerin altındaki ateşi kapattı.
Birinci cezveden patatesi çıkardı ve bir tabağa koydu. İkincisinden yumurtayı çıkardı. Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana boşalttı.
Kızına dönerek sordu: "Ne görüyorsun"?
"Patates, yumurta ve kahve" diye alaylı bir cevap verdi kızı.
"Daha yakından bak bir de" dedi baba. "Patatese dokun". Kız denileni yaptı ve patatesin yumuşamış olduğunu söyledi.
"Aynı şekilde, yumurtayı da incele". Kız, kabuğunu soyduğu yumurtanın katılaştığını gördü.
En sonunda, kızının kahveden bir yudum almasını söyledi. Söylenileni yapan kızın yüzüne, kahvenin nefis tadıyla bir gülümseme yayıldı. Ama yine de bütün bunlardan bir şey anlamamıştı.
"Bütün bunlar ne anlama geliyor baba "?
Babası, patatesin de, yumurtanın da, kahve çekirdeklerinin de aynı sıkıntıyı yaşadıklarını, yani kaynar suyun içinde kaldıklarını anlattı. Ama her biri bu sıkıntı karşısında farklı farklı tepkiler vermişlerdi.
Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun içine girince yumuşamış ve güçten düşmüştü. Yumurta ise çok kırılgandı; dışındaki ince kabuğun içindeki sıvıyı koruyordu. Ama kaynar suda kalınca, yumurta sertleşmiş katılaşmıştı. Ancak kahve çekirdekleri bambaşkaydı. Kaynar suyun içinde kalınca, kendileri değiştiği gibi suyu da değiştirmişlerdi ve ortaya tamamen yeni bir şey çıkmıştı.
"Sen hangisisin"? diye sordu kızına.
"Bir sıkıntı kapını çaldığında nasıl tepki vereceksin"?
"Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin"?
"Yumurta gibi, kalbini mi katılaştıracakcaksın"?
"Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, başına gelen her olayın duygularını olgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat katmasına izin mi vereceksin"?
TEBESSÜM
Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi...
Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine neden oldu. Bu hal içinde yakın bir geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Hemen bir not yazdı, yolladı...
Arkadaşı, bu mektup eline geçtiğinde o kadar mutlu oldu ki, mektubu okuduğu lokantadaki garson kıza çok yüklü bir bahşiş bıraktı...
Garson kız, ilk defa bu kadar yüklü bir bahşiş alıyordu. Akşam eve giderken, kazandığı paranın bir kısmıyla köşede aç olduğu belli olan fakir adama yiyecek aldı...
Adam, öyle minnettar oldu ki, üç gündür boğazından bir şey geçmemişti. Karnını doyurduktan sonra, bir apartmanın bodrumundaki tek kişilik odasının yolunu tuttu. Öyle neşeliydi ki, bir saçak altında titreyen köpek yavrusunu görünce, kucağına alıp, yavruyu ısıttı ve yanına aldı...
Küçük köpek, gecenin soğuğundan kurtulduğu ve başını okşayan bir el olduğu için çok mutluydu...
Gece yarısından sonra tüm apartmanı dumanlar sardı. Bir şeylerin ters gittiğini hisseden köpekçik çılgınlar gibi havlamaya başladı. Önce fakir adam uyandı. Sonra bütün apartmandaki insanlar. Anneler dumandan boğulmak üzere olan çocuklarını kucaklayıp, hayatlarını kurtardılar...
Bütün bu güzellikler zinciri, maliyeti sıfır olan bir TEBESSÜMLE başladı.
Unutmayalım, her zaman bu zincirin ilk halkası olabiliriz...
MUHTEŞEM BİR TEST
Sokrat, iyi bir filozof olarak saygıdeğer bir ün yapmıştı. Bir gün, bir tanıdık, büyük filozofa rastladı ve dedi ki;
- Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun?
- Bir dakika bekle, diye cevap verdi Sokrat. Bana bir şey söylemeden evvel senin küçük bir testten geçmeni istiyorum. Buna "üçlü filtre testi" deniyor.
- Üçlü filtre?
- Doğru, diye devam etti Sokrat. Benimle arkadaşım hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup, ne söyleyeceğini filtre etmek, iyi fikir olabilir. Bu, ona üçlü filtre testi dememin sebebi.
Birinci filtre GERÇEKLİK filtresi. Bana birazdan söyleyeceğin şeyin tam anlamıyla gerçek olduğundan emin misin?
- Hayır, dedi adam. Aslında bunu sadece duydum ve ...
- Tamam, dedi Sokrat. Öyleyse, sen bunun gerçekten doğru olup, olmadığını bilmiyorsun.
Şimdi ikinci filtreyi deneyelim. İYİLİK filtresini. Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey iyi bir şey mi?
- Hayır, tam tersi...
- Öyleyse, diye devam etti Sokrat. Onun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin.
Fakat yine de testi geçebilirsin. Çünkü geriye bir filtre daha kaldı. İŞE YARARLILIK filtresi. Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı?
- Hayır, gerçekten değil...
- İyi, diye tamamladı Sokrat.
Eğer bana söyleyeceğin şey DOĞRU değilse, İYİ değilse ve İŞE YARAR değilse bana niye söyleyesin ki?
İster yakınlarımız, isterse herhangi biri hakkında konuşmalar duyduğumuz her sefer bu "üçlü filtre testini" hatırlayalım ve anlatarak onların da ileride hatırlamalarını sağlayalım !
KORKU ve SEVGİ
İnsanın her türlü seçimi ya KORKU, ya da SEVGİ düşüncesinden kaynaklanıyor.
KORKU; daraltan, kapayan, içe hapseden, kaçan, gizleyen, biriktiren, zarar veren enerjidir.
SEVGİ; genişleten, açan, yayılan, kalan, açık olan, paylaşan, iyileştiren enerjidir.
KORKU; bedenleri giysilerle sararak gizler.
SEVGİ; çıplak olmaya izin verir.
KORKU; sahip olduklarına sımsıkı yapışır.
SEVGİ; sahip olduklarını paylaşır.
KORKU; zorba yakınlık ister.
SEVGİ; sevecen yakınlık.
KORKU; sımsıkı sarar, bırakmak istemez.
SEVGİ; özgür bırakır.
KORKU; kurutur,
SEVGİ; yumuşatır.
KORKU; saldırır.
SEVGİ; bağrına basar.
NEALE DONALD WALSCH
Evet, hayatımız seçimlerimize göre yön alır. Hangi düşünceyi, duyguyu seçeceğimiz ya da hangi davranışlarda bulunacağımızı hep bu iki duygudan birini temel alarak yaparız. Örneğin neleri seçebiliriz?
GÜLÜMSEMEYİ, kaşlarımızı çatmaktansa
ÖVGÜYÜ, yargılamaktansa
VERMEYİ, almaktansa
HAREKETE GEÇMEYİ, ertelemektense
İNANMAYI, umutsuzluğa kapılmaktansa
AZİMLE devam etmeyi, vazgeçmektense
ŞÜKRETMEYİ, sızlanmaktansa
AFFETMEYİ, kin beslemektense
SEVMEYİ, nefret etmektense...
Her yeni gün, bize yeni seçim fırsatları sunar. Peki, ya siz bugün hangi duyguyu temel alarak seçimlerinizi yapacaksınız? KORKUyu mu, SEVGİyi mi?
KELEBEKLERİ İTMEYİN
Adam fısıldadı; "Tanrım konuş benimle".
Ve bir kuş cıvıldadı ağaçta.
Ama adam duymadı.
Sonra adam bağırdı; "Tanrım konuş benimle".
Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı.
Ama adam dinlemedi onu.
Adam etrafına bakındı,
"Tanrım seni görmeme izin ver" dedi.
Ve bir yıldız parladı gökyüzünde.
Ama adam farkına varmadı.
Ve yüksek sesle haykırdı;
"Tanrım bana bir mucize göster".
Ve bir bebek doğdu bir yerlerde.
Ama adam bunu bilemedi.
Sonra çaresizlik içinde sızlandı;
"Dokun bana Tanrım ve burada olduğunu anlamamı sağla, ne olur"!
Bir kelebek kondu adamın omuzuna.
Ve adam kelebeği, elinin tersiyle uzaklaştırdı.
KUSURLARIMIZ
Hikaye bu ya, Tanrı kusurları çift gözlü bir heybeye doldurmuş. Kendi kusurlarımızı heybenin bir gözüne, başkasının kusurlarını ise heybenin diğer gözüne. Ve insanoğlu da kendi kusurları olan tarafını arkasına, başkasının kusurlarıyla dolu olan tarafı ise önüne gelecek şekilde heybeyi boynuna asmış.
İşte bu yüzden;
Başkalarının kusurlarını sürekli görür ve acımasızca eleştiririz. Kendi kusurlarımızı ise hep görmezden geliriz.
SEVGİ ÜZERİNE KÜÇÜK BİR ÖYKÜ
Aslında bir zamanlar hiçbir şey yoktu, sadece ve tek Yaratan vardı. Hiçbir zaman nedenini tam olarak bilemeyeceğimiz bir şekilde ve bilemeyeceğimiz bir zamanda, aslında zamanın da olmadığı bir boyutta, bizi yaratan, yalnızlığını kırmak istedi.
Belki de, nedenini bilemediğimiz başka şeyleri tecrübe etmek istedi ve bu boyutta, beş duyu ve sezgilerimizle algıladığımız makrokozmosu, evreni yarattı. Bütün bu yaratılışı oluşturan en büyük enerji titreşimi ve gücü sevgiydi. Bütün evren bilgi ve sevgi üzerine kurulmuştu. Kimbilir Yaratan belki de sevme ve sevilme ihtiyacı hissetti, belki de hiçbir şeyin ihtiyacı içinde değildi; sadece sevginin yaşanmasını ve tecrübe edilmesini istedi. Özünde hepsinin bir olduğu, sayılamayacak derecede çok değişik türde canlı yaratıldı. Hepsi de sevginin başka bir ifadesi idi.
Bu güneş sistemi içerisindeki canlıların belki de en mükemmeli ve ayrıcalıklısı olan insanoğlu ise her türlü sorunu, sevinci, üzüntüyü, hastalığı, mutluluğu, mutsuzluğu tecrübe edebileceği özel bir fizyoloji ile yaratılmıştı. İnsanoğlunun üstünlüğü, belki atom bombasından, nötron bombasından, silahlardan çok çok daha güçlü bir şeye sahip olmasındaydı. Bu da, içinde yatan sevgiydi. Ama gerçek ve derin düzeyden bir sevgi, bütün evreni "sevme gücü"ydü.
Dünya gezegeninde, önceleri mükemmel bir uyum içerisinde yaşayan insanoğlu, giderek doğa yasalarından yavaşça kopmaya, sadece kendi cinsine ve türüne değil, aynı gezegene kendisi gibi misafir olarak gelmiş diğer canlı türlerine de acılar çektirmeye başladı. Özünden o kadar uzaklaştı ki, huzur ve barışla dolu muhteşem bir doğa içerisinde yaşarken, sevgi özelliklerinden uzaklaşıp, negatif özelliklere yöneldi; savaşlar yaptı, yalan söyledi, kin ve nefret güttü, öldürdü. Teknolojiyi yaratırken, manevi değerlerden uzaklaştı, sevmeyi unuttu.
Sevgi kendisini çeşitli zamanlarda, değişik isim ve bedenlerde ifade etmek ihtiyacını hissetti; insanlara Yaratan'ın bir parçası olduklarını hatırlattı. Zaman zaman pek çok bilge ve seçilmiş kişi, çekilen bu büyük acıları dindirmek için çeşitli yöntemler geliştirdi, deneyimler yaşadı. Derken bir gün insanoğlu, hemcinslerine ve diğer canlılara sevgi enerjisiyle yaklaşırsa, unuttuğu mutluluğu ve huzuru yakalayabileceğini anlamaya başladı. Ait olduğu bütünün başka bir parçasını üzdüğünü ve aslında bunun, kendisinin de üzüleceği anlamına geldiğini fark etti.
Sevgi o kadar önemli ve muhteşem bir güçtü ki; insanoğlu kendini, tüm canlıları ve Yaratanı tekrar sevmeyi denedi. Ve ondan istendiği şekilde, gerçek ve derin bir düzeyden severek, Yaratan ile temas kurmaya ve tekrar muhteşem bir kaynaktan beslenmeye başladı. Sonra, dünya üzerinde savaşlar, ölümler, açlık tekrar azaldı. Sevgi'nin gücüyle insanoğlu öyle bir noktaya geldi ki, makrokozmosun bir parçası olduğunu fark etti ve doğa da insanoğlunu tekrar ödüllendirmeye, ona mutluluk, huzur ve barış vermeye başladı.
Her kalpten çıkan küçük sevgi damlacıkları birleşti, ırmak oldu, göl oldu, deniz oldu. Denizler de sonsuz sevgi ve mutluluk okyanusuna dönüştü. Artık damlalar yok; sonsuz mutluluk ve sevgi okyanusu vardı.
Her şey başladığı noktaya geri dönmüştü.
HAYAT DEDİĞİN
Öyle bir hayat yaşıyorum ki,
Cenneti de gördüm, cehennemi de...
Öyle bir aşk yaşadım ki,
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de...
Bazıları hayatı seyrederken en önden,
Kendime bir sahne buldum oynadım.
Öyle bir rol vermişler ki,
Okudum okudum anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım hem güldüm halime.
Sonra dedim ki "söz ver kendine"...
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin,
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin,
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.
Öyle bir hayat yaşadım ki,
Son yolculukları erken tanıdım,
Öyle çok değerliymiş ki zaman,
Hep acele etmem bundanmış, anladım.
Nietzsche
ÇOCUKLARINIZ SİZLERİN DEĞİLDİR !
Onlar bizzat yaşamın çağrısının kızları ve oğullarıdır.
Elinizden geçerler, sizden gelmezler...
Eğer sizlerle birlikteyseler
Bu sizindir anlamına gelmez!
Onlara sevginizi verin, fikirlerinizi değil...
Çünkü onların kendi fikirleri vardır.
Bedenlerini barındırın, ruhlarını değil...
Çünkü ruhları bize ve hayallerimize
Yasaklanan yarınlardadır...
Sizler onlara benzemeye çalışın...
Onları kendinize benzetmeye değil!
Çin Atasözü
KORKU
"Arenada, bütün şövalyelerin aşık olduğu ve evlenmek istediği harikulade güzel prenses kral babasıyla birlikte oturuyor. Çevreleri genç ve yakışıklı şövalyelerle dolu. Hepsi küçük bir tebessüm için bekliyorlar. Borazanlar çalınıyor ve aslanlar çıkıyorlar arenaya. Kocaman yeleleri, gergin belleri, iri pençeleriyle kükreyerek dolaşıyorlar.
Prenses zarif ellerini saklayan uzun eldivenlerinden birini çıkartıp aslanların arasına atıyor.
"Kim eldivenimi alıp bana getirirse onunla evleneceğim". Müthiş bir sessizlik oluyor, bir anda herkes susuyor. Bir şövalye diğerlerinden ayrılıyor, taş merdivenlerden ağır ağır inmeye başlıyor, parlak çizmelerinin çıkardığı adım sesleri tek tek duyuluyor.
Arenaya giriyor, aslanlar hareketsiz ve şaşkın, bu cesur şövalyeye bakıyorlar. O, hiçbirine aldırmadan eldiveni alıyor, gene adım sesleriyle taş merdivenleri çınlatarak çıkıyor. Eldiveni prensesin kucağına bıraktıktan sonra, kendisine hayranlıkla dönen prensese bir kez bile bakmadan yürüyüp gidiyor.
Nietzsche "Tanrıyı ve insanları deneme!" diyor. Biz herkesi her zaman deniyoruz; emin olmak, güvenmek istiyoruz, sevgisini ve bağlılığını her an kanıtlasın, hayatını ve her şeyini tehlikeye atsın ve bunu binlerce kez yapsın istiyoruz.
Kendimizle ve korkularımızla öylesine doluyuz ki, hiçbir duyguyu, hiçbir insanı, hiçbir nesneyi olduğu gibi bütün gerçekliğiyle göremiyoruz, her şey kendimizle ve korkularımızla oluşturduğumuz prizmalardan kırılarak ulaşıyor bize, herşeyi olduğundan başka bir biçimde olduğundan başka bir yerde görüyoruz. Belki de bu yüzden aradığımız şeyleri aramamız gereken yerlerden başka yerlerde arıyoruz.
Mutlulukla aramıza, korkularımızı ve kendimizi sokuyoruz...
EN ÖNEMLİ AN, EN ÖNEMLİ KİŞİ, EN ÖNEMLİ İŞ...
Bir zamanlar, bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi: "Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı, kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, giriştiğim her işi başarırdım".
Krallığın dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun anı, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse, ona büyük bir ödül vereceğini duyurdu. Bilgeler, kralın huzurunda toplandı; fakat sorulara verdikleri yanıtlar, birbirinden tümüyle farklı oldu.
Kral, hâlâ doğru yanıtları aradığı için, yakınlardaki bir bilgeye danışmaya karar verdi. Bilge kişi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşıyor, yanına halk dışında kimseyi kabul etmiyordu. Bu nedenle kral, halktan biri gibi giyindi ve yola düştü.
Bilge kişinin yaşadığı kovuğa yaklaştıklarında, kral atından indi ve korumalarını orada bırakıp yola tek başına koyuldu. Bilgenin olduğu yere vardığında onu, yaşadığı kovuğun önüne çiçek tarhları kazarken gördü.
"Ey bilge kişi, size birkaç önemli konuda danışmaya geldim" dedi. "Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla gereksinim duyduğum, dolayısıyla ötekilerden daha fazla ilgi göstermem gereken kişiler kimdir? En önemli ve her şeyden önce gelen sorum ise şu: Kendimi vermem gereken işler nelerdir"?
Bilge, büyük bir dikkatle kralı dinledi, fakat bir yanıt vermedi. Döndü, yapmakta olduğu işini sürdürdü.
"Yoruldunuz dedi kral. Küreği bana verin de siz biraz dinlenin".
Bilge kişi, "Sağ olun" dedi ve küreği krala verdi, yere oturup dinlenmeye başladı.
Kral, iki tarh kazdıktan sonra sorularını yineledi. Bilge kişi, ona yanıt vermek yerine ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve "siz biraz dinlenin, bir parça da ben çalışayım" dedi.
Fakat kral, küreği ona vermedi, tarh kazmayı sürdürdü. Saatler birbirini kovalıyor, güneş yavaş yavaş ağaçların ardından batmaya başlıyordu. Sonunda, kazmayı toprağa saplayıp bilgeye döndü.
"Ey bilge kişi; senin yanına, sorularıma bir yanıt bulmak için geldim dedi. Eğer yanıt vermeyeceksen, söyle de evime döneyim".
Bilge kişi, gözlerini uzaklara dikti. "Bak, bir adam koşarak buraya geliyor dedi. Bakalım kimmiş, ne istiyormuş"...
Kral, arkasına döndüğünde, bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü.
Kral ve bilge kişi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral, yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve bilge kişinin havlusuyla sardı, kanı durdurdu. Adam, bir süre sonra kendisine gelince, içecek birşey istedi. Kral, dereden taze su getirdi, verdi. Bu arada akşam olmuş, hava soğumuştu. Kral, bilge kişinin de yardımıyla, yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam, gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı. Kral, koşuşturmaktan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki eşiğin dibine çöktü ve orada uyuyakaldı, kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti.
Sabah uyanınca, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu anımsamaya çalıştı.
Kralın uyandığını gören adam, zayıf bir sesle "Beni affedin" dedi krala.
Kral, "Sizi tanımıyorum. Üstelik, affedilecek birşey yapmadınız ki" dedi. Ama adam, konuşmasını kesmedi:
"Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum dedi. Ben, kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza bilge kişiyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de pusuya yattığım yerden çıkıp sizi aramaya koyulduğumda, korumalarınıza yakalandım. Onlar beni tanıdılar ve öldürmek istediler. Ellerinden kurtuldum ama yaralıydım, yaramdan kan akıyordu. Siz dün akşam yaramı sarmasaydınız, kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, fakat siz benim yaşamımı kurtardınız. Eğer yaşarsam, şimdiden sonra en sadık köleniz olarak size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi yapmalarını emredeceğim. Affedin beni".
Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu. Onu yalnızca affetmekle kalmadı, uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını da söyledi. Ayrıca, el koyulan tüm mallarının geri verileceğini de bildirdi.
Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıktı ve orada yine çiçek tarhı kazan bilgeden, sorularına yanıt vermesini bir kez daha istedi.
"Siz, beklediğiniz yanıtınızı çoktan aldınız" dedi bilge ve şöyle sürdürdü sözlerini:
"Dün eğer benim güçsüzlüğüme acımayıp şu tarhları kazmasaydınız, buradan ayrılacaktınız ve geri dönerken şu adamın saldırısına uğrayacaktınız. Yani dün sizin için en önemli an, tarhları kazdığınız andı.
Sizin için en önemli kişi bendim ve sizin için en önemli iş, bana iyilik yapmaktı. Daha sonra yaralı adam koşarak geldi yanımıza. Sizin için en önemli an, onunla ilgilendiğiniz andı. Çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, o adam sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla o zaman sizin için en önemli kişi oydu. Ve yine o zaman en önemli işiniz de onun için yaptıklarınızdı".
Bilge, bunları söyledikten sonra krala bir de öğüt verdi:
"Sizin için en önemli anın, içinde bulunduğunuz an olduğunu hiçbir zaman unutmayın. Çünkü, yalnızca o an, elimizden birşey gelebilir. Sizin için en önemli kişi ise o an birlikte olduğunuz kişidir. Çünkü hiç kimse, bir başka kişiyle bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez. Ve sizin için en önemli iş, iyilik yapmaktır. Çünkü, kişinin bu dünyaya gelmesinin tek nedeni budur".
BÜYÜ DÜKKANI
Geçmişi ile barışmak isteyenlere; hayata yeniden başlama arzusu içinde olanlara...
Uzak diyarlardan birinde bir ülkede, yemyeşil tepelerin arasında, kışın bembeyaz bir kar örtüsü ile, baharda rengarenk kır çiçekleri ile kaplanan bir vadi vardı. Ortasından bir ırmağın geçtiği bu vadi "Büyülü Vadi" olarak anılırdı. Ona bu adı veren ise, vadideki ilginç bir dükkan ile, bu dükkanda yaşananlardı. Ünü ülkenin dört bir yanına yayılmış olan dükkanın adı "Büyü Dükkanı" idi. Her yerde olduğu gibi bu dükkanda da almak istediğiniz şeyin bir bedeli vardı. Bu bedelin ne olacağı, dükkan sahibiyle yaptığınız pazarlık sonucunda ortaya çıkardı. Ancak, Büyü Dükkanı'nda maddi bedellerin hiç bir hükmü yoktu. Bazı müşteriler bir şeye sahip olmak için denenebilecek tek bedelin para olabileceği düşüncesiyle, cepleri kabarık gelirlerdi. Oysa burada yapılan pazarlıklar, günlük yaşamdakilerden biraz farklı olur ve pek çok müşteriyi şaşırtırdı.
Kış mevsiminin bu soğuk gününde epeyce üşümüş, yorgun düşmüş olmalıydı. Kapının önüne gelinceye kadar, gözlerini hiç ayırmadan izledi onu. İyice kulak kabarttı. Üç basamakla çıkılan, ahşap zeminli verandadaki ayak seslerini ve onlara eşlik eden gıcırtıyı duymaktan çok hoşlanırdı. Beklediği kişinin ayak sesleri ikinci basamakta kesildi. Müşteri çalmadan, kapıyı açmamayı prensip edinmişti yaşlı adam. Çünkü, hemen herkes o kapının önünde durup, bir kez daha düşünürdü. Kapıyı çalmaktan vazgeçip dönenler, az da olsa olmuştu. O gün de aynı şeyi yaptı. Sonunda kapı çalındı.
"Ününüzü duyunca çok uzaklardan kalkıp geldim buraya... İstediğim şeyi, bir tek sizin dükkanınızda bulabileceğimi söylediler. Karşılığında ne isterseniz vermeye hazırım".
"İstediğiniz şeyin ne olduğunu öğrenebilir miyim"?
"Bakın, ben elli beş yaşındayım. Yani yolun yarısını geçeli çok oldu. Söylemeye dilim varmıyor ama yolun sonuna yaklaştım galiba. Bu gerçeğe tahammülüm yok. Ben bugüne kadarki hayatımı geri istiyorum. Mümkün mü"?
"Elbette mümkün. Biliyorsunuz, dükkanımda her şey mevcut. Ancak tam olarak ne istediğinizi anlayabilmem için, bana geri istediğiniz hayatınızı biraz anlatabilir misiniz"?
Dükkan sahibinin sorduğu soru, müşteriyi iç dünyasına döndürmüştü. Gözünün önünden geçen sahnelerin kendi yaşamına ait olduğunu kabul etmek için kendini zorluyordu. Bütün görüntüler, bir kargaşa ve telaş içinde birbirlerine karışarak geçip gittiler ve geride yalnızca ıssız bir hüzün bıraktılar. Hüznünün yüzüne yansımasına engel olamayan müşteri, yaşlı satıcının sorusu karşısında ancak şunları söyleyebildi:
"Geçmiş yaşamımda birçok hata yaptım. Bunlar için pişmanlık duyuyorum... Yanlış kararlar verdim, kayıplara uğradım. Zamanı hovardaca harcadım. Bir gün bir de baktım ki, hayat yanımdan geçip gidiyor. Paniğe kapıldım ve bir çare aramaya başladım. Dostlarımla konuşmayı denedim. Beni teselli edip derdimi unutturmaya çalışanlar da oldu, yardım etmeye çalışanlar da. Ama hiçbiri kar etmedi. Kendimi çok mutsuz hissediyordum. Derken, bir gün birisi, bana sizden ve Büyü Dükkanından söz etti. Bunu duyar duymaz sanki içimde bir ışık yandı. Büyük bir umutla hemen yollara düşüp size geldim. Kendimi çok çaresiz hissediyorum. Lütfen elli beş yılımı bana geri verin".
"Yani, siz pişmanlık duyduğunuz hayatınızı yeniden yaşamak mı istiyorsunuz"?
"Elbette hayır. Söylemek istediğim bu değil. Ben yalnızca kaybettiğim yıllarımı geri istiyorum. Eğer bir şansım daha olursa aynı hataları tekrarlamayacağım".
"Herhalde bunu çok istiyorsunuz".
"Evet, hem de her şeyimi verecek kadar".
"Peki, benim size vereceğim elli beş yılın karşılığında siz bana ne verebilirsiniz"?
"Ne isterseniz"?
"Sanki bunun için her şeyden vazgeçmeye hazır gibisiniz".
"Hiç kuşkunuz olmasın. Şu anda sahip olduğum her şeyden vazgeçebilirim. Yeter ki geride bıraktığım yıllarımı bana geri verin".
Yaşlı adam, ellerini sakallarında dolaştırırken, kendini sallanan koltuğunun devinimlerine bırakmıştı. Bir süre düşündü. Müşterisinin, sabırsızlıkla, pazarlığın bitmesini beklediğinden emindi. Büyü dükkanına gelen kişiler, genellikle bir an önce istediklerini alıp gitmek için acele ederlerdi. Bu nedenle, yaşlı adam, pazarlığın başındaki düşünce yolculuklarında yalnız kalırdı. Şu anda da, sessizliğin yalnızca kendi işine yaradığını biliyordu. Koltuğu ile birlikte öne doğru eğilerek müşterisinin gözlerinin içine baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı:
"Beyefendi, her ne kadar siz elli beş yıl karşılığında bana her şeyinizi vermeye hazır olsanız da, ben sizden bir tek şey isteyeceğim".
"Dileyin benden ne dilerseniz".
"Belleğinizi"...
"Anlamadım?"
"Belleğinizi dedim... Elli beş yılın yaşantısını içinde barındıran belleğinizi istiyorum".
"Ah evet anladım. İlginç bir bedel... Kabul ediyorum.Tamam alın belleğimi".
"Emin misiniz"?
"Neden olmayayım? Elli beş yıl kazanacağım".
"Belleğinizi, içindeki her şeyle birlikte bu dükkanda bırakıp gideceksiniz. Elli beş yılın tek bir anını hatırlamayacaksınız. Buraya neden geldiğinizi bile" ...
"Daha iyi ya! Her şeye yeniden başlayacağım. Zaten geçmişi hatırlamak istemiyorum ki"!
"O halde, korkarım elli beş yıl sonra buraya tekrar gelirsiniz. Tabii o zaman benim yerime, bir başkası size yardımcı olur".
"Hayır hayır... Emin olun ki, şu dakika belleğimi size bırakıp, elli beş yılımı geri alacağım ve dükkanınızı, bir daha dönmemek üzere terk edeceğim. Ve yine söz veriyorum, şu ana kadar yaptığım hataların hiç birini tekrar etmeyeceğim".
"İsterseniz başka sözler vermeyin. Çünkü, az sonra, belleğinizle birlikte bütün hepsini burada bırakıp gideceksiniz".
Yaşlı adamın son sözleri, müşterinin duraklamasına neden olmuştu. Bu sözlerin anlamını kavrayabilmek için birkaç saniye düşünmek zorunda kaldı.
"Nasıl yani? Buradan çıktığımda hiçbir şey hatırlamayacak mıyım? Sizinle konuştuklarımızı bile, öyle mi? Yani hiçbir şeyi mi ? Buraya neden geldiğimi, sizin kim olduğunuzu ve hatta... "!
"Ne yazık ki!"
Yaşlı adam, şu anda pazarlığın sonuna geldiklerini hissediyordu. Karşısında oturan müşterinin yüzünde gördüğü aydınlanma, pazarlık sahnelerinin en hoşlandığı görüntüsüydü. Son sözleri müşterisinin söylemesini istediği için bir süre sessiz kaldı ve bekledi. Bu seferki sessizliğin, müşterisinin işine yaradığından emindi. Onun aydınlanan yüzünün ortasında parlayan gözbebekleri, yaşlı satıcı için, sessizliğin içinden çıkacak sesli bir coşkunun habercisi gibiydi. Gerçekten de, konuşmaya başlayan müşterisi onu yanıltmadı:
"Sanırım ne demek istediğinizi şimdi anlıyorum. Eğer elli beş yılın bedeli bu ise, pes ediyorum. Belleğimden vazgeçemem. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Bir kadının, çok istediği bir tokayı, saçları karşılığında satın almasına... Çok ilginç bir insansınız. Bana, Büyü Dükkanı'ndan almak istediğimden çok farklı bir şeyle çıkacağımı söylemişlerdi de inanmamıştım. Ben, bugüne kadar ki yaşamımı almak için gelmiştim, ancak bugünden sonraki yaşamımı alıp gidiyorum. Size teşekkür ederim".
"Bir şey değil. Güzel bir pazarlıktı. Hoşçakalın."
Yaşlı adam, müşterisini gözden kaybolana dek gülümseyerek izlerken, aklından Santayana'nın bir sözü geçiyordu:
"Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kez daha yaşamak zorunda kalırlar."
DÖRT MAHALLE
Küçük bir kasabanin dört ayrı mahallesi varmış.
Birinci mahallede "Evet ama" lar yaşıyormuş.
"Evet ama"lar her zaman ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise "evet, ama" diye yanıtlarlarmış.
Yanıtları hep yanlış olurmuş. Suçu başkalarına atmakta da ustaymışlar.
İkinci mahallede "Yapıcam"lar yaşarmış.
Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış, ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş.
Yaşamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.
Üçüncü mahallede yaşayan "Keşke"cilerin hayatı algılama güçleri mükemmelmiş.
Neyin yapılması gerektiğini daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama maalesef her şey olup bittikten sonra. "Keşke"cilerin de başları hep kanarmış, duvarlara vurmaktan!
Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise "İyi ki yaptım" lar otururmuş.
"Keşke"ciler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış. "Yapıcam"lar, "Keşke"cilerle birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış. "Evet ama"lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından, güneşin daha erken saatte doğması gerektiğinden şikayet ederlermiş.
"İyi ki yaptım" mahallesindeki insanların kusuru da, beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmamasıymış. Bu yüzden yaşadıkları ortam her zaman güzel, düzenli ve huzurluymuş.
Bu hafta hep birlikte "İyi ki yaptım" mahallesine taşınmaya ne dersiniz ?
CAN DÜNDAR
MİNİK KUŞUN ÖĞÜDÜ
Avcının yakaladığı küçük kuş birden konuşmaya başladı:
- Ben minicik bir kuşum dedi. Etim, dişinin kovuğunu bile doldurmaz. Eğer serbest bırakırsan işine yarayacak üç öğüt veririm. Dinle, birinci öğüdüm şu: "Olmayacak bir söz duyarsan, asla inanma"!
Avcı şaşırmıştı. İkinci öğüdü isteyince küçük kuş:
- Beni bırak, ikinci öğüdümü şu damın üstünde vereceğim dedi. Avcı kuşu bıraktı. Bir çırpıda dama konan kuş:
- Dinle dedi, "geçip gitmiş şeyler için asla üzülme". Olan olmuş, biten bitmiştir çünkü. Bak, benim karnımda on dirhem ağırlığında bir inci vardı. Çok kıymetli bir inciydi bu. Ne yazık ki elinden kaçırdın...
Avcı daha çok şaşırmış, kuşu serbest bıraktığına pişman olmuştu. Ah vah etmeye, saçını başını yolmaya başladı. Kuş:
- Ne oldu? diye sordu. Niçin dövünüp duruyorsun? Ben sana olmayacak söze asla inanma dememiş miydim? Sen karnımda inci olduğunu duyunca bu öğüdü hemen unuttun. Kendisi üç dirhem gelmeyen kuşun karnında on dirhemlik inci olur mu hiç? Üstelik ikinci öğüdümü de unutmuşa benziyorsun. Hani elden kaçırdığın şeyler için asla üzülmeyecektin!
Avcı utanmış başını yere eğmişti.
- Üçüncü öğüdünü ver bari diye inledi.
Küçük kuş damdan kalkıp yüksekçe bir ağacın dalına kondu ve oradan gökyüzünün boşluğuna doğru süzülürken şöyle bağırdı:
- Behey sersem avcı, sen verdiğim ilk iki öğüdü tuttunmu ki üçüncüsünü istiyorsun?
DEVECİ İLE FİLOZOF
Çöllerde avare dolaşan bir filozof, devesi ile yolculuk yapan bir köylüye rastladı. Nereden gelip nereye gittiğini öğrendikten sonra, devenin iki yanına sarkmış çuvallarda neler olduğunu sordu.
Köylü:
- Onların birine buğday,diğerine kum doldurdum...diye cevap verdi.
Filozof:
- Buğdayı anladım ama, kumu niçin doldurdun? diye sorunca
Köylü:
- İkinci çuval boş kalsaydı denge bozulurdu! dedi. Filozof gülmeye başladı:
- Denge sağlamak için buğdayın yarısını bir çuvala, diğer yarısını da öbürüne doldursaydın herhalde daha akıllıca davranmış, zavallı devenin yükünü de azaltmış olurdun dedi. Köylü şaşırmış, bu bilge adama hayranlıkla bakmaya başlamıştı.
- Sen, dedi, padişah yahut vezir olmalısın! Bu kadar akıl ancak onlarda bulunabilir.
- Hayır dedi filozof, ben ne padişahım, ne de vezir.
- Öyleyse dükkan sahibi zengin birisin...
- Ne gezer, cebinde mangırı bile olmayan bir adamım ben! Bunca bilgi ve hikmetin karşılığı olarak elimdeki şu deynek ve hırpani kıyafetlerimle gezip duruyorum çöllerde...
Köylü bu cevap karşısında hiç memnun olmamıştı:
-Çekil git yanımdan! diye bağırdı. Senin bilgi ve hikmet dediğin şeyin bir faydası bulunsaydı, önce sana yarardı. Torbamın birinde kum, diğerinde buğday olması, senin içi boş bilgi ve felsefenden çok daha iyidir!
FARE İLE DEVE
Çok eskiden, kendini beğenmiş şımarık bir fare ile akıllı ve alçak gönüllü bir deve yaşardı. Bir gün karşılaşıp arkadaş oldular. Fare:
-Sana kılavuzluk etmeliyim! dedi...Yularından çekip istediğim yere götürmeliyim!... Deve arkadaşının küstahça teklifine razı oldu. Bir süre gittikten sonra küçük bir dere kenarına ulaştılar.
Devenin diz kapaklarına bile ulaşmayan su, Fare için uçsuz bucaksız bir deniz gibiydi...
-Ben buradan geçemem diye fısıldadı korkuyla... Deve:
-Ne bekliyorsun? diye çıkıştı. Kılavuz önden gider, dal bakalım suya...
-Ama... diye kekeledi Fare, görmüyor musun su çok derin? Fare mahcup olmuş, boyundan büyük işlere giriştiği için kıpkırmızı kesilmişti...
-Sizin için küçük ama, bana göre çok büyük bir su....diye inledi. Ben artık kılavuz olmaktan vazgeçiyorum. Keşke daha önceden düşünseydim de boyumdan büyük işlere girişmeseydim.
-Evet, dedi Deve, yumuşak bir sesle, herkes kendi haddini bilmeli ve asla aldatıcı gurura kapılmamalı...
BİLGİN İLE KAYIKÇI
Kendini beğenmiş bir gramer bilgini, boğazdan karşıya geçmek için bir kayık kiraladı ve kurumla oturdu yerine. Kayıkçı, olgun ve alçak gönüllü bir insandı. Hiç ses çıkarmadan küreklere asılıyor, yolcusunu sağ salim karşıya geçirmek ve üç beş kuruş kazanmak istiyordu.
Denizin orta yerine geldikleri sırada Bilgin küçümser bir eda içinde sordu:
-Sen hiç gramer okudun mu?.. Dil biliminden anlar mısın? Kayıkçı:
-Hayır efendim dedi. Ben cahil bir kayıkçıyım, dediğiniz şeylerden hiç anlamam.
-Vah vah dedi Bilgin, ömrünün yarısı boşa geçmiş!..
Böyle bir süre ilerledikten sonra rüzgar şiddetini artırmaya, dalgalar büyümeye başladı. Denizde fırtına çıkmış, Bilgin korkmaya başlamıştı. Kayıkçı olağanüstü bir güçle kurtulmaya, sağ salim karşı kıyıya geçmeye çalışıyordu. Gördü ki artık kurtuluş ümidi yok, Bilgine dönüp sordu:
-Efendim, yüzme bilir misiniz? Bilgin:
-Ne yazık ki bilmiyorum diye inledi. O zaman kayıkçı:
-Vah vah dedi, şimdi ömrünün hepsi boşa gidecek! Keşke gramer bileceğinize benim gibi yüzme bilseydiniz de canınızı kurtarsaydınız.
DÜNYAYA GELDİĞİNİZDE
Dünyaya geldiğinizde, yanınızda bir kullanma kılavuzu yoktur ama aşağıdaki kurallar yaşamınızın daha iyi olmasını sağlayabilir.
1- Bir bedende yaşayacaksınız. Bedeninizi sevebilir ya da ondan nefret edebilirsiniz. Ama emin olun, bedeniniz yaşamınızın sonuna kadar sahip olacağınız tek şeydir.
2- Dersler alacaksınız. "Dünya Gezegeninde Yaşam" adında tam zamanlı bir okula devam edeceksiniz. Buradaki herkes ve her olay "Evrensel Öğretmen"dir.
3- Hatalar yoktur, sadece dersler vardır. Büyümek, deneysel bir süreçtir. Başarısızlıklar da, başarılar kadar bu sürecin bir parçasıdır.
4- Her ders, öğrenilinceye kadar yinelenir. Onu öğreninceye kadar karşınıza değişik biçimlerde çıkar. Sonra başka bir derse geçersiniz.
5- Eğer kolay dersleri öğrenmezseniz, zorlaşırlar. Dışarıdaki sorunlar, içsel durumunuzun eksiksiz bir yansımasıdır. İçinizdeki engelleri ortadan kaldırdığınız zaman, dış dünyanız değişir. Acı, evrenin sizin dikkatinizi çekme yöntemidir.
6- Bir dersi öğrendiğinizi, davranışlarınız değiştiği zaman anlarsınız. Bilgelik uygulamadadır.
7- Yaşamınız sizin elinizdedir. Yaşam size tuvali sağlar, resmi siz yaparsınız. Yaşamınızın kontrolünü elinize alın, yoksa bunu başkası yapar.
8- Daima istediklerinize sahip olursunuz. Bilinçaltınız hangi enerjileri, hangi deneyimleri ve hangi insanları yaşamınıza çekeceğinizi en uygun biçimde belirler. Bu nedenle, ne istediğinizi
bilmenin en kesin yolu, sahip olduklarınıza bakmaktır. Yaşamda kurbanlar yoktur, sadece öğrenciler vardır.
9- Doğru ya da yanlış yoktur, sonuçlar vardır. Ahkâm kesmek bir işe yaramaz. Yargılamak kalıpları yerinde tutar. Yargılamaktan vazgeçin.
10-Yanıtlarınız kendi içinizde yatar. Çocukların başkalarının rehberliğine ihtiyacı vardır. Olgunlaştıkça, yüreğinize güvenirsiniz. Duyduklarınızdan, okuduklarınızdan ve anlatılanlardan daha fazlasını bilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey bakmak, dinlemek ve güvenmektir.
11-Bütün bunları unutacaksınız.
12-Dilediğiniz zaman anımsayabilirsiniz. Chérie Carter-Scott
YAŞAMAYA DAİR
Yaşamaya zaman ayırın, zira zaman bunun için yaratılmıştır.
Çalışmaya zaman ayırın, başarının bedeli budur.
Düşünmeye zaman ayırın, güçlü olmanın kaynağı budur.
Çevrenize nazik davranmaya zaman ayırın, mutluluğa giden yol budur.
Etrafınıza bakmaya zaman ayırın, günler bencilliğinize yetmeyecek kadar kısadır.
Gülmeye zaman ayırın, ruhunuzun müziği budur.
Çocuklarınızla oynamaya zaman ayırın, zevklerin en büyüğüdür.
Sevgiye zaman ayırın, insan olabilmenin sembolü budur.
Goethe
TANRIDAN İSTEDİM
Tanrı'dan alışkanlığımı benden almasını diledim.
Tanrı, hayır dedi.
Ben almam, sen ondan vazgeçmelisin.
Tanrı’dan özürlü çocuğumu tam ve mükemmel yapmasını diledim.
Tanrı, hayır dedi.
Onun ruhu tam ve mükemmeldir, beden geçicidir.
Tanrı’dan bana mutluluk vermesini diledim.
Tanrı, hayır dedi.
Sana ancak nimetler sunarım, mutlu olmak sana kalmıştır.
Tanrı’dan ruhumu geliştirmesini diledim.
Tanrı, hayır dedi.
Onu sen geliştirmelisin, sana ancak başarılı olabilmen için el verebilirim.
Tanrı’dan hayattan zevk alabilmem için bana gerekeni vermesini diledim.
Tanrı, hayır dedi.
Sana ancak hayat veririm ki gerekli şeylerden zevk alasın.
Tanrı’dan O'nun beni sevdiği kadar benim diğerlerini sevebilmem için yardımını diledim.
Tanrı; Hah dedi nihayet işi kavradın.
İNANCINIZ, GERÇEĞİNİZDİR
Bir şeyin imkânsız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkânsız olduğunu size ispatlamak üzere çalışmaya başlar.
Ama bir şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız yapmak üzere çözümler bulma konusunda size yardım etmek için çalışır.
Dr.David. J. Schwartz
HERKES DÜNYAYI DÜZELTMEYE ÇALIŞIYOR. YA KENDİMİZ ?
Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu. Baba oğluna söz vermişti bu hafta sonu sinemaya götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna;
"Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim" dedi sonra düşündü; "Oh be kurtuldum, en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez."
Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi ve "Baba, haritayı düzelttim artık sinemaya gidebiliriz" dedi.
Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de halen hayretler içindeydi ve bunu nasıl yaptığını sordu. Çocuk;
"Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı. İNSANI DÜZELTTİĞİM ZAMAN DÜNYA KENDİLİĞİNDEN DÜZELMİŞTİ !"
BALTAMIZI BİLEMEK
İki arkadaş ormanda ağaç kesme işi almışlardı.
Birinci adam işe oldukça hızlı başlamıştı. Sabah erkenden kalkıyor, hiç durup dinlenmeden, hatta öğle yemeği bile yemeden çalışıyor, akşam da evine diğer arkadaşından geç gidiyordu.
İkinci adam, arkadaşı kadar çalışmıyordu. Yorulduğunda mola veriyor ve akşam hava kararmaya başlayınca da evinin yolunu tutuyordu.
Bir hafta geçmişti çalışmaya başlayalı. Birinci adam ne kadar çalıştığını göstermek için, “kestiğimiz ağaçları sayalım” teklifinde bulundu.
Saydılar. Sonuç şaşırtıcıydı. İkinci adam arkadaşından daha fazla ağaç kesmişti.
Birinci adam öfkelendi. “Bu nasıl olabilir? Bir hafta boyunca durup dinlenmeden çalıştım. Ama sen işe benden geç gelip erken gittin, gün boyunca verdiğin molalarla dinlendin. Bu nasıl adalet ve nasıl iştir ki senin kestiğin ağaçlar benimkinden fazla?”
İkinci adam sakin ve kendinden emin bir tavırla arkadaşını yanıtladı: “Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Sen durmadan çalışırken, ben arada bir dinleniyor, bir yandan da baltamı biliyordum. İnsanın baltası keskin olunca, ağaçları daha az çabayla kesebiliyor”.
ÖĞRENMENİN ZEVKİ
Tarihin en ünlü filozoflarından biri olan Sokrates, Atina kanunlarına göre yargılanıp ölüme mahkûm edilir. Sokrates, kendisini son kez görmeye gelen öğrencilerinden birinin elinde bir saz görür. Sazın nasıl çalınacağını öğrenmek istediğinde öğrencisi hayretle:
“Üstadım! Ama nasıl olur? Az sonra zehri içeceksiniz, çalmaya vaktiniz olmayacak ve bir zevk duymayacaksınız” der.
Sokrates, ölmeden önce son dersini verir:
“Evladım! Asıl zevk çalmakta değil, çalmayı öğrenmektedir…”
(Yazarı bilinmiyor)
OLUMSUZLUĞUN GÜCÜ
Yolun kenarında yaşayan ve hamburger satan adam zor işitiyordu, bu yüzden bir radyosu yoktu. Gözleri bozuktu, bu yüzden gazete okumazdı. Ama iyi hamburgerler satardı.
Yolun kenarında durup bağırırdı:
“Bir hamburger alır mıydınız bayım?” Ve insanlar onun hamburgerlerini alırdı. Ticaretini yürütmek için daha büyük bir fırın aldı.
Sonunda oğlu ona yardımcı olmak için üniversiteden geldi. Ama sonra bir şey oldu. “Baba, radyoyu dinlemiyor muydun?” dedi oğlu. “Gazeteyi okumuyor muydun?
Büyük bir ekonomik kriz yaşanıyor. Avrupa’nın durumu felaket. Bizim ülkenin durumu ise daha kötü”.
Bunun üzerine adam düşündü; “Eh oğlum üniversiteye gidiyor, gazeteleri okuyor, radyoyu dinliyor; haklı olmalı.”
Adam böylece aldığı etin ve siparişlerin miktarını azalttı, tabelaları indirdi ve hamburgerleri satmak için yolun kenarında durmaktan vazgeçti. Satışları bir günde düştü.“Haklısın oğlum” dedi. “Kesinlikle büyük bir krizin ortasındayız”.
John C. Maxwell
ANNE
TANRI en güvendiği meleği çağırıp, hazırladığı anne modeli hakkında onun fikrini sormuş. Melek gördüğünü beğenmemiş.
"Çok çalıştınız yüce efendimiz, artık ne yaptığınızı bilemez hale geldiniz. Şuna bakın! Bütün hastalıkları iyileştiren özel bir öpücük ve yemek pişirmek, çamaşır yıkamak, ütü yapmak, okşamak, tutmak, temizlemek için altı çift el yapmışsınız. Bu iş yürümez!"
Sorun ellerde değil." Diye karşılık vermiş Tanrı, "aslında üç çift göz koymalıydım”. Melek biraz daha dikkatle incelemiş, anne modelini. "Peki, bu ne böyle?" demiş.
"Kendi kendini iyileştirme önlemi. Çünkü onun hastalanmaya vakti olmayacak. Kocasıyla, çocuklarıyla, eviyle uğraşması gerekecek.
"Bence siz biraz dinlenseniz iyi olacak", demiş melek. "Dinlenip, sakinleşip, iki kolu, iki gözü olan standart bir model üzerine çalışsanız çok daha iyi olacak”.
Tanrı, meleğe hak vermiş. Biraz dinlendikten sonra, anneyi normal bir kadın haline getirmiş. Ama meleğe şöyle demeden de duramamış:
"Onun içini çok büyük bir azimle doldurmalıyım. Bu azim, öylesine büyük olmalı ki; altı kolu, üç çift gözü ve kendi kendini iyileştirme sistemi varmış gibi davranmalı. Yoksa görevlerini yerine getiremez, yükün altından kalkamaz.
Melek modeli incelemiş. Bu kez Tanrı’nın başardığına kanaat getirmiş. Ama birden bir sızıntı fark etmiş:
"Galiba siz, bu modelin içine yine çok fazla şey doldurdunuz. Kadının içi boşalıyor.
"Hayır boşalmıyor. Bunun adı gözyaşı."
"Ne işe yarar?"
“Sevincini, hüznünü, düş kırıklığını, acısını, mutluluğunu, coşkusunu ifade etmeye yarar."
"Siz büyük bir mucitsiniz!" diye heyecanla bağırmış Melek. "Modelin tek eksiği buydu, şimdi tamamlanmış oldu.
"Tanrı buruk bir sesle yanıt vermiş:
"Onu ben koymadım. Parçaları birleştirdiğim zaman, gözyaşı kendiliğinden ortaya çıktı."
(Yazarı bilinmiyor)

Ayın Taşı - Pembe Kuvars
- Pembe ve yarı saydam, genellikle bulutlu, feminen ve titreşimi yumuşak bir taştır.
En yaygın kalp çakrası taşıdır. Sevginin sembolü olarak bilinir.
- Sevgiyi alma ve verme yeteneğini artırır. Kişinin kendisiyle barışık olmasını ve kendisini sevmesini sağlar. Çevresindeki güzelliklere karşı duyarlılığını artırır.
- Duygusal boşalım sağlar. Stres giderici olup, korkuyu, öfkeyi ve endişeyi azaltır, kişiyi rahatlatır.
- Her şifa terapisinde kullanılabilen bir kristaldir. Bu yüzden her kullanımdan sonra temizlenmelidir.
- İşlenmemiş haliyle mekanlarda, özellikle büyük boyutlarda bulundurulduğunda, enerjisiyle tüm mekanı etkiler.
- Negatif enerjileri toplar, kişiye yansımasını önler. Bu özelliğinden dolayı özellikle bilgisayar, TV gibi elektronik cihazların yaydığı elektromanyetik dalgaların olumsuz titreşimlerini giderir. Cihazların yakınında bulundurulması önerilir.
- Kan dolaşımını düzenler.
Ayın Taşı - Ametist 
- Mor ya da menekşe renkte olup, enerji dolu, kristal bir kuvars türüdür.
- Strese, migrene, baş ve göz ağrılarına iyi gelir.

- Kan temizleyicidir. Bağışıklık sistemini güçlendirir.
- Zihinsel yorgunluğu giderir. Sakinleştirici bir özelliğe sahiptir.
- Konsantrasyonu artırır. Bu nedenle meditasyonlarda sıklıkla kullanılan bir taştır.
- Vizyon görmek için programlanabilir.
- Negatif enerjilere karşı koruyucudur.
- Bulunduğu ortamdaki olumsuz enerjileri toplayarak arındırma ve dönüştürme özelliğine sahiptir.
Ayın Taşı - Firuze 
- Boğaz çakrasının taşıdır. İletişimi kolaylaştırır, ifadeyi etkin kılar.
- Nazara karşı etkilidir.
- Denge sağlar, huzur verir. Kişinin kendine güvenini güçlendirir.
- Sindirim sorunlarına ve solunum yolu hastalıklarına iyi gelir. Tiroid bezini olumlu etkiler.
- Kas tutulmalarında iligi yere uygulanarak kullanılır.
Ayın Taşı - Lapislazuli 
- Boğaz ve alın çakralarının taşıdır.
- Solunum yolları rahatsızlıklarında etkilidir. Trioid bezlerini harekete geçirir.
- Kemikleri kuvvetlendirir. Tansiyonu dengeleyici bir etkisi vardır.
- Hafızayı ve iletişim yeteneğini güçlendirir.
- Tüm ruhsal çalışmalarda kullanılır. Duru görüyü artırır.
- Düşünceleri netleştirir ve kaygıyı azaltıcı etkisi vardır.
Ayın Taşı - Kristal Kuvars
- Beyin fonksiyonlarını uyarır, konsantrasyonu kuvvetlendirir.
- Yüksek ateşte bedene uygulama yapıldığında ateşi düşürür.
- Radyasyonu toplayıcı özelliği vardır.
- Tedavi ve arındırıcı özellikleri en yoğun taşlardandır. Aura (enerji alanı) temizliğinde küçük ve taneli olanın kullanılması önerilir. Blok şeklinde olanlar mekanlar için idealdir.
- Kişinin çevresinde oluşan negatif enerji alanını yok eder. Pozitif enerjiyi toplar, kuvvetlendirir ve iletir. Bunun için de aksesuar olarak tene değecek şekilde kullanılması önerilir.
- Kişinin aurasını korumada ve güçlendirmede etkilidir. Bunun için iki ucu sivri kristal kuvars taşını cepte taşıyabilirsiniz. Eğer gün sonunda kendinizi yorgun, tükenmiş hissederseniz, iki ucu sivri kuvars kristallerini avuçlarınızda, düzenli nefesler eşliğinde 5-10 dk. tutun. Fizik bedeniniz dahil tüm enerji bedenlerinizin (eterik, duygusal, zihinsel ve ruhsal) yani auranızın enerji ile dolduğunu ve yenilendiğini düşünün ya da niyet edin. Auramızın enerjisi ne kadar dengede olursa, o kadar çevremizdeki olumsuz enerjilerin etkilerinden kendimizi korur, etkilenmeyiz.
Ayın Taşı - Mercan
- Kırmızı mercan kök çakrasının taşıdır.
- Kalbi ve dalağı güçlendirir. Kan yapımını teşvik eder.
- Pek çok cilt hastalığında tedavi amaçlı kullanılır.
- Kalsiyum bakımından zengin olduğundan, kemikleri güçlendirir, osteoporozu önler, menapoz dönemini destekler.
- Konsantrasyon eksikliğini giderir. Kararlılığı sağlar.
- Kişinin kendi değerini bilmesine destek verir.
- Nazara karşı koruyucu özelliği vardır.
Ayın Taşı - MALAHİT 
- Kalp çakrasının taşıdır.
- Fiziksel ağrıları ve mide bulantısını azaltır, romatizmaya iyi gelir.
- Karaciğer ve dalak fonksiyonlarını güçlendirir.
- Radyasyondan koruyucu özelliğindan dolayı bilgisayarla aranıza konulması önerilir.
- Uyumayı kolaylaştırır. Zihni ve bedeni canlandırır.
- Sol elde oynanırsa, bedeni fazla statik elektriğinden arındırır.
- Korku ve şüpheyi yok eder. Neşe ve canlılık veren etkisi vardır.
- Aşırı duygusal kişilerin bu taşı kullanmamaları önerilir.
Ayın Taşı - KEHRİBAR 
- Mide çakrasının taşıdır.
- Astım, bronşit ve tiroid bezi rahatsızlıkları ile alerjiye iyi gelir.
- Karaciğeri temizler ve güçlendirir.
- Bağışıklık sistemini destekler.
- Enerji ve neşe verir.
- Kişininin kendisine güvenini artırır ve yaratıcı gücünü destekler.
Ayın Taşı - OBSİDYEN (Doğal Cam) 
- Kan dolaşımını düzenler. Yaralanmalarda kanın durmasını ve yaranın iyileşmesini sağlar.
- Bacak, bel, kemik ağrıları ve fiziksel güçsüzlükde etkilidir.
- Zihinsel karmaşayı yok edici etkisi vardır.
- Espri gücünü artırır, neşe verir.
- Stresi azaltıcı, heyecanı engelleyici ve takıntıyı giderici etkisi vardır.
- Siyah olan cinsi aura temizliğinde kullanılır.
Ayın Taşı - KAPLANGÖZÜ
- Mide çakrasının taşıdır. Koyu tonlarını, topraklamaya yardımcı olması için ayaklar üzerine koyabilirsiniz.
- Kemikleri güçlendirir.
- Sindirim sistemi ile astım ve bronşit rahatsızlıklarına iyi gelir.
- Baş ağrılarının ve hafıza kaybının oluşumunu engelleyici özelliği vardır.
- Vücudu olumsuz enerjiden korur.
- Güç ve cesaret taşıdır.
- Kişinin kararsızlık yaşamasını engeller, özgüveni ve konsantrasyonu artırır.
- Bu taşı vizyon görmek ve yaşamınıza bereketi yani parayı çekmek için programlayabilirsiniz.
Ayın Taşı - KALSEDON (Kadıköy Taşı)
- Mavi-beyaz renklerde olup, mavi akik olarak da bilinen bir taştır.
- Boğaz çakrasının taşıdır. Alın çakrasında da kullanılır.
- Solunum yolları rahatsızlıklarında etkilidir. Bedenin direncini artırır.
- Glokom gibi kan basıncından kaynaklanan göz rahatsızlıklarında
etkilidir.
- Hormonlar ve süt bezleri için yararlıdır.
- İfade ve iletişim yeteneğini güçlendirir. Kişinin kendisini özgürce, cesaretle ve sevgiyle ifade edebilmesini sağlar. Cepte de taşınabilir.
- Düşünce yeteneğini artırır.
- İnsanlara huzur verir, stresi alır.
- Nazara karşı kullanılabilecek bir taştır.
Ayın Taşı - SİTRİN
- Açık sarıdan altın rengine kadar çok çeşitli tonlara sahip olup, mide çakrasının taşıdır.
- Sindirimi olumlu etkiler. Mide, bağırsak, pankreas ve dalak fonksiyonlarını dengeler.
- Şeker hastalığına destek olur.
Özellikle şeker hastalarının sitrini tenlerine temas edecek şekilde taşımaları, insülin üretimini teşvik edip şekerin hücreler tarafından emilimini sağlar.
- Strese ve sinirsel tiklere iyi gelir.
- Yaşama sevinci ve canlılık verir.
- Kararlılık ve denge sağlar. Kişinin kendine güvenini artırır.
Ayın Taşı - UNAKİT
- Kalp çakrasının taşıdır.
- Kalbi ve dolaşım sistemini uyarır.
- Hamilelik döneminde kişiyi fiziksel ve duygusal anlamda olumlu destekler.
- Vücut performansını artırır.
- Dengeleyici özelliklere sahiptir. Bundan dolayı da fiziksel, zihinsel, duygusal ve ruhsal açıdan dengede, huzurlu ve mutlu olmak isteyenler için ideal bir taştır.

- Sorunların yaşanma sebeplerini fark ettirici etkisi vardır.
- Kişinin kendisini kabullenmesine ve sevmesine yardımcı olur.
Ayın Taşı – AKUAMARİN
- Açık mavi ya da mavimsi yeşil renkte olup, boğaz çakrasının taşıdır.
- Solunum yolları rahatsızlıklarında, bronşit ve astım da çok etkilidir.
- Hipofiz ve tiroit bezleri üzerinde güçlü etkiye sahiptir.
- Beden ve zihin ilişkisini güçlendirerek, sezgileri artırır.
- Strese ve gerginliğe iyi gelir.
- Kişinin kendisine olan güvenini artırır, kendi değerini fark etmesini sağlar.
- Bereket ve uğur taşıdır.
- Hem cesaretin, hem de sakinliğin taşı olarak bilinir.
- Kendisini taşıyan kişileri negatif enerjilere karşı koruyucu özelliği vardır.
Ayın Taşı – ÇEROİT
- En yeni bulunan taşlardandır. Koyu mordan çok açık mora kadar opak renklerde olup, tepe çakrasının taşıdır.
- Baş ağrılarında ve duyma bozukluklarına karşı etkilidir.
Anda kalmanıza yardımcı olur ve farkındalığınızı artırır.
- Yatıştırıcı özelliği ile sinir sistemini dengeler, sakinlik verir.
- Uykusuzluğa iyi gelir. Eğer kişinin korkuları varsa ya da kâbuslar görüyorsa, bu taşı Ametist taşı ile birlikte yastığının altına koyarak uyuması önerilir.
- Maddi ve manevi bağımlılıkları olan kişinin ruhen özgürleşmesini sağlayarak kendisine olan güvenini artırır.

Ayın Taşı – AGAT (AKİK)
- Bileşimindeki değişik renkler Agatların farklı renklerde oluşmasına neden olur. Bu taşın renklerine göre etkilediği çakralar da farklılık gösterir. Kırmızı Agat kök ve sakral çakrada etkili olurken, Mavi Agat boğaz çakrası için kullanılır.
Bedenin gerginliğini azaltır, ağrıların giderilmesinde oldukça etkilidir.
- Cilt hastalıklarında, böcek sokmalarında ve yaralanmalarda önemli bir etkiye sahiptir. Bu gibi durumlarda cilde temas edecek şekilde kullanılması önerilir.
- Damarları güçlendirir. Kan dolaşımının ve sinir sisteminin dengeli çalışmasını sağlar.
- Güçlü bir enerjiye sahip olan akik, bereket artırıcıdır. Eğer belden aşağı bir bölgede taşınırsa doğurganlığı artırıcı etki yapar. Cinsel organlar üzerinde de olumlu etkisi vardır.
- Hamilelikte hem bebeğin hem de annenin sağlığı için faydalıdır.

- Kemik ve diş yapısının korunmasını destekler.
- Göz yorgunluklarında ve hastalıklarında göz kapaklarının üzerine koymak, tedavi edici ve dinlendirici bir etki sağlar.
- Canlılık veren enerjisiyle, olaylar karşısında daha pozitif olmanızı sağlar. İnsanların olumsuzluklarından kolayca etkileniyorsanız akik size iyi gelecektir.
- Negatif enerjiye karşı koruma sağlar ve cesareti artırır. Kendisini taşıyan kişiye güç, güven ve iyimserlik hissi verir.
- Kırmızı akikler fiziksel canlılığı artırarak tembelliği giderir.
- Mavi akik taşı, serinkanlılık ve özgüven duygularını güçlendirir. Kendinizi daha iyi ifade edebilmenize yardımcı olur. Sinir sistemini dengelediğinden stresi giderir, sakinleştirir. Nazara karşı etkilidir.

Ayın Taşı – HEMATİT
- Kök çakrasının taşıdır.
- Kan dolaşımını düzenler.
Kanla ilgili tüm alanlarda etkilidir. Dalağın düzgün çalışmasını sağlar. Kanamalı bölgelerin üzerine konulduğu zaman kanamayı durdurur. Adet dönemlerinin düzensizliğinde faydalı olur.
- Bel soğukluğuna karşı etkilidir.

- Mafsal romatizmalarına karşı faydalı olduğu gibi varis ve damar tıkanıklıkları için de kullanılır.
- Saçların daha gür çıkmasını sağlar.
- Stresi azaltır, enerji ve canlılık verir.
- Hafızayı güçlendiren bir etkiye sahiptir.
- Karar verme güçlüğü çeken kişilere iyi gelir. Neşe, cesaret ve istek sağlar.
|