Hakkımda
Usui Reiki
Altın Üçgen
EFT
Çeşitli Yazılar
Etkinlik Programı
Faydalı Bilgiler
Hikaye Tadında Mesajlar
Ayın Taşı
Kitaplardan
Albümler
 

Hikaye Tadında Mesajlar

KİLİTLİ KAPILAR

Ünlü sihirbazın en meşhur gösterisi kilit açma numarasıydı. Hangi şartlar altında olursa olsun açtığı kilitlerle meşhur olan bu sihirbazın çok iddialı olmasına rağmen açamadığı bir kilit olduğu rivayet edilir. Ne kadar doğrudur, ne kadar yanlıştır bilinmez ama bu rivayetin insanın kendi başarısını nasıl etkileyeceğini göstermesi açısından önemi çok büyük.

İşte bu kilit açma ustası, yanına hiçbir gereç almadan, yalnızca giysileriyle girdiği herhangi bir hapishaneden bir saatten önce kurtulacağını iddia eder ve hep bununla övünürmüş.  İngiliz Adalarındaki küçük bir kasaba sihirbazı iddiasını ispata davet eder. Sihirbaz kasabanın yeni hapishanesine geldiğinde, hapishanedeki bir hücreye yerleştirilir. Heyecan doruktadır. Kapılar kapandığında kasabalılar hariç herkes onun o hücreden nasıl çıkabileceğini merak eder. Sihirbaz öyle kilitler açmıştı ki bunları açmaması şaşılacak bir durum olurdu. Buna rağmen kasabalıların sihirbazın o hapishaneden çıkamayacağına dair yine de bir ümitleri vardı.

Sihirbazın kemerinde yirmi beş santimlik bir çelik parçası vardı ve bütün kilitleri onunla açardı. Ancak bütün maharetine rağmen bu kez zorlanmıştı. Anlayamadığı bir şekilde kilit açılmamakta direniyordu. Yarım saat uğraştıktan sonra, kendine olan güveni yok olmaya başlamıştı. Bir saat dolduğunda artık kan ter içinde kalmıştı. İkinci saatin sonunda artık pes etti ve kapının üzerine yığıldı. Ve kapı o anda kendiliğinden açılıverdi!

Kasabalılar hinlik edip kapıyı kilitlememişlerdi. Kapı yalnızca sihirbazın kafasında kilitliydi. Biraz itse açılacaktı ama kapının kilitli olduğunu düşündüğü için bunu denemeyi düşünmemişti bile.

Hayatın kapıları da aynen böyledir. Kilitli olduklarını düşünüp, açmayı denemediğiniz sürece kilidi açmak için gereksiz ter dökersiniz. Bazen yapmanız gereken tek şey, sadece, şöyle hafifçe dokunuvermektir kapıya…

Karşımıza öyle kapılar çıkıyor ki bazen dünyanın koşuşturmacısından bu kapıların kilitli mi yoksa açık mı olduğuna bakmak aklımızdan bile geçmiyor. Eğer bir kilidi açmak size imkânsız gibi geliyorsa biraz düşünmeye vakit ayırın ve gerçek kilidin o olmadığını fark edin.

Kilitsiz bir yaşamda var olmanız dileğiyle.

Yazarı bilinmiyor

 

METRODAKİ KEMANCI 

Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC'de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider. 

Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.

Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak hızla geçer, gider.

Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder. 

En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar. 

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell'in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston'da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı...

Bu gerçek bir hikâyedir ve Joshua Bell'in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır.

Sorgulanan şeyler ise;

Sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz?

Durup ondan keyif alıyor muyuz?

Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz?

Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız bile yoksa başka neleri hayatımızda kaçırıyoruz acaba?

Biraz düşünmekte fayda var!

Alıntı

 

 

ZAMANINIZA TEŞEKKÜR…

 Jack'in yaşlı adamı yan kapıda görmesinden beri hayli zaman geçmişti. Kolej, kızlar, kariyer ve hayatın kendisi diğer şeyleri aksatmıştı. Gerçekte Jack, hayallerinin peşinde ülkesini dolaşmıştı. Bu yoğunlukta, Jack'in ne geçmişini düşünecek ne de karısı ve oğlu ile geçirecek fazla zamanı yoktu. Geleceği üzerine çalışıyordu ve hiçbir şey onu durduramazdı.  

Telefonda annesi ona şunları söyledi; "Mr. Belser geçen akşam vefat etti. Cenaze töreni Çarşamba günü". Çocukluk günlerini hatırlarken anılar zihninden büyük bir hızla geçiyordu. "Jack, beni işitiyor musun"? "Oh, üzgünüm anne. Evet, seni duyuyorum. Onu son olarak düşünmemin üzerinden çok zaman geçti. Üzgünüm ama onun yıllar önce öldüğünü düşünüyordum" dedi Jack. "Seni unutmadı diye devam etti annesi. Onu her gördüğümde senin ne yaptığını sordu. Tahta çitini yerleştirirken, senin çitin diğer tarafında onunla geçirdiğin günleri anlatıyordu". "Onun yaşadığı o eski evi severdim" dedi Jack.

"Biliyorsun Jack, baban öldükten sonra Mr. Belser seninle çok ilgilendi" dedi annesi. "Marangozluğu bana o öğretti" dedi Jack. “Eğer o olmasaydı, bu işte olmazdım. Önemli olduğunu düşündüğü şeyleri bana öğretmek için çok zaman harcadı?anne, cenazede olacağım”.

Meşgul olmasına rağmen sözünü tuttu. Mr. Belser'in cenazesi sakindi. Kendi çocukları yoktu ve yakınlarının çoğu vefat etmişti. Evine dönmeden önceki akşam, Jack ve annesi yan taraflarındaki eski evi bir kez daha görmek için durdular. Ev tam hatırladığı gibiydi. İçeri girdiler. Attığı her adımın anısı vardı. Jack aniden durdu. "Ne oldu Jack?" diye sordu annesi. "Kutu gitmiş" dedi Jack. "Hangi kutu?" diye sordu annesi. "Masasının üzerinde kilitli tuttuğu küçük altın bir kutu vardı. Onun içinde ne olduğunu binlerce kez sormuş olmalıyım. Her seferinde bana ‘en çok değer verdiğim şey’ derdi”. Evle ilgili her şey Jack'in hatırladığı gibiydi, kutu dışında. Belser ailesinden birinin kutuyu almış olabileceğini düşündü. "Şimdi onun için en çok değerli olan şeyi asla bilemeyeceğim" dedi Jack. "Biraz uyusam iyi olur, sabah erkenden uçağım kalkıyor anne".

Mr. Belser'in vefatından iki hafta sonraydı. Bir gün işinden evine döndüğünde Jack posta kutusunda bir not buldu. "Paketinizi almanız için imzanız gerekiyor. Evde kimse yoktu. Lütfen üç gün içinde posta merkezine gelin". Ertesi gün, sabah erkenden Jack paketi almaya
gitti. Küçük kutu eski idi ve sanki yüz yıl önce postalanmış gibiydi. El yazısının okunması zordu, ama iade adresi dikkatini çekti. "Mr. Harold Belser".

Jack kutuyu arabasına götürdü ve paketi açmaya başladı. Paketten altın kutu ve bir zarf çıktı. Notu okurken Jack'in elleri titriyordu. "Ölümümden sonra, lütfen bu kutuyu ve içindekini Jack Bennett'e iletin. Bu, hayatta en çok değer verdiğim şeydir". Mektuba küçük bir anahtar yapıştırılmıştı. Gözlerinden yaşlar akarken, kalbi çarpıyordu. Jack kutuyu dikkatle açtı. Kutunun içinde güzel altın bir cep saati buldu. Parmaklarını çerçevenin üzerinde yavaşça gezdirirken, kapağını açtı. İçinde şu sözcüklerin kazındığını gördü.

"Jack, bana ayırdığın zamanın için teşekkür ederim!  Harold Belser".

"En çok değer verdiği şey benim zamanım imiş".  Jack saati birkaç dakika tuttu, sonra ofisini aradı ve bundan sonraki iki günlük randevularını iptal ettirdi. "Neden?" diye sordu sekreteri.

"Oğlumla biraz zaman geçirmeye ihtiyacım var" dedi. "Oh,  aklıma gelmişken Janet,  zamanın için teşekkürler!"

 

ÖĞRENMEK

Öğrenmenin de maliyeti vardır;

Önceden öğrenenler,  indirimli fiyattan öğrenir,

Otoriteden öğrenenler, özgürlük bedeliyle öğrenir,

Deneyerek öğrenenler, etiket fiyatından öğrenir,

Hayattan öğrenenler, gecikme zammıyla öğrenir,

Hayattan da öğrenemeyenler, boşa gitmiş hayatlarıyla öğrenirler.

Arthur Miller

 

 

 

BAŞARI İSTENMEDİĞİ YERE GELMEZ

Yenildiğinizi düşünüyorsanız, yenilmişsinizdir.
Cesur olmadığınızı düşünüyorsanız, korkaksınızdır.
Kazanmak istiyor fakat kazanamayacağınızı düşünüyorsanız, kesinlikle kazanamazsınız demektir.
Kaybedeceğinizi düşünüyorsanız, çoktan kaybetmişsinizdir.
Dışarıdaki dünyaya çıktığınızda anlayacaksınız ki başarı, ancak onu istediğiniz takdirde gelecektir.
Her şey insanın kafasında biter.
Alt edildiğinizi düşünüyorsanız alt edilmişsinizdir.
Yükselmek için yüksek düşünmelisiniz.
Bir ödülü kazanmadan önce kendinizden emin olmalısınız.
Yaşam savaşını kazanan her zaman, en hızlı, en güçlü olan değildir.
Er ya da geç kazanan kişi, kazanacağını önceden düşünebilen kişidir.

Arnold Palmer

 

MÜMKÜN OLSAYDI…

Çocuğumu yeniden yetiştirmek mümkün olsaydı;

Ona işaret parmağımı kaldırıp yasaklar koymak yerine, parmaklarıyla resim yapmayı öğretirdim.
Hatalarını daha az düzeltir, onunla daha çok yakınlık kurmaya çalışırdım.
Onu sadece gözlerimle izler, saat kısıtlamaları koymazdım.
Daha bilgili olmaya çalışır, daha çok şefkat gösterirdim.
Onunla daha çok yürüyüşlere çıkar, uçurtmalar uçururdum.
Ona karşı ciddi bir tavır içinde olmak yerine, onunla oyun oynardım.
Onunla kırlarda koşar, yıldızları seyrederdim.
Onunla daha az çekişir, ona daha çok sarılırdım.
Ona her zaman katı davranmaz, onu daha çok onaylar ve yüreklendirirdim.
Güç konusunda daha az ders verir, sevgi konusunda daha çok şey öğretirdim.

Diana Loomans

 

HAYAT

Hayat kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir.
Kendin için neler hissettiğindir.

Güven, mutluluk, şefkattir.
Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.
Hayat; kıskançlığı yenmek, önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir.

Ne dediğin ve ne demek istediğindir.
İnsanların sahip olduklarını değil, kendilerini olduğu gibi görmektir.

Her şeyden önemlisi hayatı, başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir.
İşte hayat bu seçimden ibarettir.
İnsanların en acizi dost edinemeyen, ondan daha acizi ise dost kaybedendir.

Charles Eguone

 

TANRI İLE KARŞILAŞMA

Küçük bir oğlan çocuğu Tanrı ile karşılaşmak istiyordu. Tanrının çok uzaklarda yaşadığını ve önünde uzun bir yolun olduğunu biliyordu. Böylelikle sırt çantasını çörek ve meyve suyu kutularıyla doldurup yola koyuldu. Evinden üç apartman ileride yaşlı bir adama rastladı. Yaşlı adam parkta oturmuş güvercinlere yem veriyordu.

Çocuk adamın yanına oturup sırt çantasını açtı. Tam meyve suyundan bir yudum içecekti ki adamın acıkmış olabileceğini fark etti. Çantasından bir çörek alıp adama verdi. Adam hoşnut bir şekilde çöreği kabul etti ve çocuğa gülümsedi. Adamın gülümsemesi o kadar muhteşemdi ki çocuk bunu tekrar görmek istedi. Adama meyve suyu uzattı. Adam çocuğa tekrar gülümseyerek karşılık verdi. Çocuk mest olmuştu! Bütün gün öylece oturup çörek yediler, gülümsediler; tek bir sözcük bile konuşmadılar.

Hava kararmaya başlayınca, çocuk ne kadar yorgun olduğunu fark etti. Ayağa kalkıp bir iki adım yürümüştü ki geri döndü, adama doğru koşup ona sımsıkı sarıldı. Adamsa çocuğa yaşamındaki en güzel gülümsemeyle karşılık verdi.

Kısa bir süre sonra çocuk evine varıp kapıyı açtı. Çocuğun yüzündeki mutluluğu gören annesi çok şaşırdı. "Seni bu kadar mutlu edecek ne yaptın bugün?" diye sordu annesi.

"Tanrı ile yemek yedim,"diye yanıt verdi çocuk. Annesi daha bir yanıt veremeden devam etti çocuk. "Biliyor musun? Tanrı, gördüğüm en güzel gülümsemeye sahip!"

Öte yandan, yine çocuk gibi mutluluktan ışıl ışıl olan yaşlı adam evine döner. Adamın oğlu babasının yüzündeki huzuru görünce şaşırır. "Baba, seni bu kadar mutlu edecek ne yaptın bugün?"

Adamın yanıtı şu oldu: "Parkta Tanrı ile çörek yedim." Oğlu daha bir yanıt veremeden de devam etti: "Biliyor musun, beklediğimden çok daha genç."

Çoğu kez bir insanın tüm yaşamını değiştirebilecek bir dokunuşun, bir gülümsemenin, güzel bir sözün, kulak verip dinlemenin, içten bir iltifatın ya da gösterilen en küçük bir ilginin ne denli güçlü olabileceğinin farkında değiliz. Karşılaştığımız her insan yaşamımıza belli bir neden için, belli bir süre için ya da ömür boyu bizimle kalmak için girer. Hepsini de sevgiyle kucaklayın.

(Yazarı bilinmiyor)

 

 
ATATÜRK DİYOR Kİ

Ey kahraman Türk kadını! Sen ayaklar altında ezilmeye değil omuzlar üstünde göklere yükselmeye layıksın.


Türk kadını en münevver, en faziletli ve en ağır kadındır.

Yeryüzünde gördüğünüz her şey, kadının eseridir.

Beni de bir Türk anası doğurmadı mı?

Arşiv
Linkler
 
REİKİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
Her hakkı saklıdır. © 2006 Evrenin Hediyesi
Serap Toyata Büyükşalvarcı • Tel: 0 (532) 376 76 81 • serap@evreninhediyesi.com

Ziyaretçi Sayımız: